« Önceki |

26/5/2007

-92- örtük yaşamların naif direnişi

 

 

“Bozguncudur okuma!” dediği Dostoyevski budalasını okuma gafletinde bulundum. Hoş her hangi bir yapıtını tamamen okumaktan söz etmiyorum. “Ecinniler” kitabının birkaç sayfasını ancak okuyabildim. Ve hemen bıraktım. “Bozguncu” nitelemesi bence yerinde değil. Bir ukala, bir budala dense belki “Acaba!” diyerek kitabı alma zavallılığına düşmezdim. Ikına sıkına okudum. Her tümcesi gerçekten bir bozguncu havasında. Stepan Trofimoviç adında uyduruk kahramanının kişiliğinde anarşistçe imalarda bulunuyor. Hele onu güya tanımlayan şu satırlar; “.. bununla birlikte çok zeki ve çok yetenekli bir insandı, hatta kendisinin bir bilim adamı olduğu bile söylenebilirdi. Bu dalda pek bir şey yapmamış hatta hiçbir şey yapmamıştı ama Rusya’da bilim adamları arasında sık rastlanır bir durumdur bu.” Görüyor musunuz nasıl kinini kusuyor bilim adamlarına? Bunlar ne demek oluyor şimdi? Bakmayın “Rusya’da” sınırlandırmasına. Bu satırları, tümceleri okuyanın aklında – kim dilerse buyursun her istediği bahse girerim- kalacak olan “bu dalda pek bir şey yapmamış, hatta hiçbir şey yapmamıştı, bu da bilim adamları arasında sık rastlanır bir durumdur” ifadesinden başka ne kalır? Aklınca kuşkular ekecek. Aklıma vesveseler düşürecek. Yine de helal olsun diyorum. Ta o zamandan bizim buraları, bu zamanı bozmayı aklına koymuş. Allah için yukarıdaki satırları okuduğumda bekçiliğini yaptığım laboratuarın ayda bir kapısını açanın ben olduğum – o da temizlik, bakım için- düşüncesi sanki ilk kezmiş gibi aklıma düştü. Hoş velinimetim efendim bilim adamı biyolog Vecdi bey bu laboratuara girse ne olacak. Yeni ne öğrenecek? Zehir gibi bir kafası var. Her şeyi bilen biri ne diye kendini laboratuara hapsetsin. Bir takım zevzekler – o da sırf muhalif olduklarından, muhaliflikleri de çekemezliklerinden- “Senin ki yılda bir uğruyor mu?” diye alay etmiyor değiller. Günahları boynuna velinimetim efendim Vecdi bey güya aylığı dışında bir de laboratuar çalışmalarından ötürü aylık alasıymış. İnanmıyorum. Dedim ya çekemiyorlar. Vecdi bey almaz. Sorup suratlarına çalmak istemiyor değilim ama koca Profesöre kalkıp da “Efendim siz laboratuar parası alıyor musunuz?” denilir mi? Her şeyden önce ayıp! Hem alsa ne olur? Madem laboratuar ona zimmetli. Madem onun sorumluluğunda. Onca işi arasında bir de kendini dört duvar arasına mı hapsetsin?

Bu çıkışlarımın O’nun beni işe almasında şuncacık etkisi yoktur. Vardır diyen haramzadedir. Eğriye eğri, doğruya doğru. Ne denli iyi biri olduğu beni kitap okumaya yönlendirmesinden belli değil mi? O’nun listesinin dışındakilerden çıkmayacaktım. Bak hakkındaki dedikodular nasıl da bir bir üşüşüyor aklıma. Şu zevzek Dostoyevski yüzünden. Bizimkini Trofimoviç’e niye benzettiğimi de Allah bilir. Hiçbir benzerlik yok. Gerçi Vecdi bey de zamanında sürgün edilmiş falan.. kendisinden duymuşluğum yok. Beş altı yıl men edilmiş. Yine çıfıtların söylediğine göre kendi çalışması diye bir başkasının çalışmasını sunmuş doktorluk tezi. Doktor dediysem – cahilliğinizi yüzünüze vurmak için değil- hastane doktoru değil. Nicesi doktor deyince hastane aklına gelir. Kitap okumayan, kendini geliştirmeyen cahiller ne bilsin her hangi bir konuda kendini uzman yetiştirenin “doktor” diye tanımlandığını. İşte velinimetim efendim Vecdi bey güya doktora tezini kendisi yazmamışmış. Hatta profluk tezi de kendinin değilmiş. Eminim yalandır. Kuyruklu yalan. Çekemiyorlar. Ben efendimi tanırım. Hem ne malum bizimkinden çalmadıkları. İyi yürekliliğinden, saflığından bir şey dememiştir. Kesin böyledir. Şu bozguncunun kitabını nerden de aldım elime. Demek kitabın bütününü okusam hepten tarumar olacaktım. Çabuk vardım farkına. Yine Vecdi beyimim listesine dönmek en iyisi. Bakarsın imtihan etmeye kalkışır. Ve sorar “ Rüyaların Gücü’nde ne anlatıyor Remzi efendi?” ne derim? Neredeyse bir hafta oluyor okuduğum yok. Gerçi bugüne kadar hiç sorgu-sual etmedi ama, etmeyeceğine delil değildir. Hele şu kitabı görse nasıl üzülür. Derhal götürüp iade etmeli. Stephan Trofimoviçmiş. Sen al onu! Tövbe tövbe. Kendim kaşınıyorum canım. Vallaha! Bu kitap bu kadar niye dokundu bana birader anlamadım ki!

22/3/2007

-91- KÖRLÜK

Meğer ben ölmüşüm.

Öldüğümü Hasan söyledi. Arkadaşım. A. Hastanesi morg görevlisi. Ben hangi nedenlerden dolayı ambulans şoförü idiysem Hasan da o nedenlerden dolayı morg görevlisiydi. O hala morg görevlisi.

Kendime geldiğimde morgdaydım. Bayıldığımı anımsıyorum. Bir kazazedeyi getirmiştik. Durumu ağırdı. Kazazedeyi acil servise teslim ettik. Aracı yerine çektim. Kantine çay içmeye gittim. Fiziksel her hangi bir rahatsızlığım yoktu. Çayı aldım. Boş bir masa için etrafıma bakındım. Diplerde boş bir masa vardı. İlerledim. Çayı masaya bıraktım. Ben de tam masaya oturuyordum ki kulaklarım uğuldamaya, etrafımdaki nesneler dönmeye başladı. Ayaklarım büküldü. Yere yığıldım. Hiçbir şey görmez oldum. Etrafımda bağrışmalar derinden derine gelir oldu. Sonra her şey karanlığa gömüldü. Uyandığımda morgda olduğumu fark ettim. Beyaz bir çarşafa sarmışlardı. Dolaplardan birine değil de masaya yatırmışlardı. Sanırım boş dolap bulamamışlardı. İyi ki de bulamamışlar. Bir yanlışlık sonucu öldüğüme hükmettikleri ortadaydı. Kalktım. Kapıya doğru yürüdüm. Kilitliydi. Küçücük pencereye kafamı dayadım. Hasanı görünce sevinçle çarptı kalbim. Hasan yerinde oturmuş gazete okuyordu. Kapıyı yumrukladım. Avaz avaz bağırdım;

“ Ula Hasan! Ula Hasan ben ölmemişim!”

Hasan başını kaldırıp kapıya, bana baktı. Ayağa kalktı. Hiç şaşırmamıştı. Biraz asabi gibiydi. Rahatını bozmama kızmıştı sanki. Geldi kapının önünde durdu, her zamanki ses tonuyla;

“Git yat la! Ölmemişmiş! Sen doktorlardan iyi mi bileceksin?” arkasını döndü. Yürüdü gitti yerine oturdu. Gazetesini aldı, okumaya devam etti.

Şaşırmış kalmıştım. Şaka mı yapıyordu? Böyle şaka olur muydu? İki elim yanıma düştü. Hasan la dedi mi lo demezdi. Huyunu bildiğimden ısrara gerek duymamıştım. Bir anlamı olmayacaktı. Kendimi yormaktan öte bir şey geçmeyecekti elime. Kalakaldım. Olabilir miydi? Yanlışlığın bende olması mümkün müydü? Demek ki! Demek düpedüz ölmüşüm. Güya derler ki, ölü kendisini gömenler gidince kalkmaya çalışır, kafasını merteğe çarpınca anlarmış öldüğünü. Ben kafamı çarpacak bir mertek bulamadığım için öldüğümü anlamamış olmalıydım. Yoksa ne diye en samimi olduğum insan dönüp gitsin arkasını? Öldüğümü yüzüme haykırsın?

Ne hazin bir şey.. arkadaşının merteği olmak.